Ankete Gel Vatandaş!

Digiturk'te ya da D-Smart'ta sadece "Avrupa Sineması" odaklı tematik bir sinema kanalı olması bu yayın sistemine geçmenizde bir etken olur muydu?

.

Bu anketin bilimsel hiç bi'tarafı yoktur. Katılanlara çekilşsiz kurasız ücretsiz üyelik de verilmeyecektir.Tamamen zevk için yani. Avrupa Sineması Aşkına!!!


Sinevidyon'dan Seçmeler

KATHE KOLLWITZ (GERMAN 1867-1945)


Alman Dışavurum Sanatı'nın öncülerinden oymabaskı sanatçısı ve heykeltraş Käthe Kollwitz (1867-1945), Doğu Prusya'da Dresden yakınlarında Königsberg'de (bugun Kaliningrad) doğdu.Sosyalist dünya görüşüne sahip olan bir aileden gelen sanatçının babası kızının yeteneğini daha küçük yaştayken keşfedip onun ünlü resim ve grafik ustalarından ders almasını sağladı.






Sanat eğitimine 1884'te Berlin'de başlayarak, 1888-1889 yıllarında Münih'te sürdüren Käthe, 19. yüzyılın sonunda işçilerin ve halkın içinde bulunduğu olumsuz koşullardan, toplumsal adaletsizliklerden derinden etkileniyor, yapıtlarında gerçek yaşamda tanık olduğu insanlara ve olaylara yer veriyordu. Büyükbabasının "yetenekli olmak insana sorumluluk yükler" sözlerini aklından çıkarmayan ve "sanatçıyı çağının yarattığını" düşünen sanatçı, daha sonra ki çalışmalarında hep açlık çekenlerin, ezilmişlerin, horlananların yanında oldu.

1894'te bir tıp öğrencisi olan Karl Kollwitz'le evlendi. Aynı yıl başladığı Silezyalı dokuma işçilerinin başkaldırışını konu alan Dokumacıların İsyanı adlı bir dizi oymabaskıyı 1898'de tamamladı. Bu çalışmasından dolayı kazandığı altın madalya ödülünün verilmesini kayzer engelledi. Bunu Köylü Savaşı dizisi izledi. Karl Kollwitz'in Berlin'in yoksul bir mahallesinde açtığı kliniğe başvuranlar, Käthe'nin oymabaskılarının, grafik ve heykel çalışmalarının başlıca modelleriydi. Käthe Kollwitz'in yapıtlarında kadınların, ana ve çocukların özel bir yeri vardır. Kadınların toplumsal mücadeledeki rolü sık sık vurgulanır. ' Käthe ve Karl'ın iki oğullarından Peter, 18 yaşındayken I. Dünya Savaşı'nda yaşamını yitirdi. Savaşa tüm benliğiyle karşı olan Käthe Kollwitz, oğlunun ve oğlu gibi yüz binlerce gencin acısını yıllarca üzerinde çalıştığı yaslı anne ve baba heykellerinde dile getirdi. Bu iki heykel şuan Belçika'da, Flandre'daki meçhul asker mezarlığının kapısındadır. Bundan sonraki yapıtlarında ölüm teması bir karabasan gibi peşini bırakmadı. Yaşamının çeşitli evrelerinde yapmış olduğu kendi portreleri sanatındaki gelişmeyi göstermesi açısından önemlidir.


Detaylı bilgiler ve bu değerli paylaşım için Miray Korkmaz'a ve Ersoy Tan'a teşekkür ederiz...




Devamını okuyun…

YKY Bülten'in Eylül sayısı


















Yapı Kredi Yayınları ücretsiz dağıttıkları bültenlerinin dijital versiyonunu da pdf olarak yollamış. Paylaşmayı bir borç bilirim...



Bu ayın “vitrin”inde ve “orta sayfa”sında, YKY’nin yayımlanışının 50. yılında numaralı özel basımını yaptığı Onat Kutlar’ın Ishak’ı var. Bu büyük ve unutulmaz eser, hepsi numaralı 3 bin nüshalık tek bir basımla yeniden okurlarıyla buluşuyor... Yurt koğuşunda, kahve köşelerinde yazılmış dokuz kısa öyküyü bir araya getiren Ishak, 1959’da a Dergisi Yayınları’ndan çıktığında, Onat Kutlar 23 yaşında, Kadırga Yurdu’nda kalan, taşralı bir hukuk öğrencisiydi. Modern öykücülüğümüzün tohumu ve yeni bir dönemin simgesi olduğu kadar, günümüz öykücülüğü için de hâlâ bir mihenk taşıdır İshak.

Kutlar, kitabın 1977’deki ikinci basımı için kaleme aldığı “önsöz”de, “İshak, bir Anadolu kentindeki gerçeklerin ne yorumudur ne de sorunlarının çözümü. Küçük, alçakgönüllü kesitlerdir bu öyküler. O kenti tanımaya çalıştım yıllar önce. Mevsimlerine, yapı taşlarının çeşitlerine, toprağının kokusuna ve tüm sokaklarına, insanlarına, çocuklarına dikkat ettim. Avcının iyisi uçarı vurur. Iyi öykücü, akıp giden zamanın ritmine onu durdurmadan kalemini uydurandır. Bir süre birlikte döner o çarkla. Ve bir ölü noktayı geçince bırakır. Öyle gördük ustalarımızdan. Adımız da Hıdır” diyordu...

Bu ayın vitrininde öne çıkan bir başka kitap Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası / “Celâlî İsyanları”... Mustafa Akdağ’ın araştırması, Osmanlı tarihinin en parlak dönemi sayılan 16. yüzyılın ortalarından başlayıp 17. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren toplumsal karışıklıklar, devlet otoritesine güçlü başkaldırışlar dizisinin, yaygın adıyla “Celâlî Isyanları”nın nedenleri ve sonuçları üzerine bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma. Akdağ’ın analitik bir yaklaşımla ele alıp çok yönlü irdelediği “Celâlî İsyanları” olgusu, bu çalışmayla Türk tarih literatüründe bir klasik olarak yerini aldı.

İyi okumalar...

YKY Bülten'e ulaşmak için tıklayınız...




Devamını okuyun…

İstanbul’un Rengi…



Başlığa aldanıp da rengarenk İstanbul gecelerinden ya da kozmopolit renk cümbüşünden bahsedeceğimi sanmayın. Bu sefer kelimelerin birincil anlamını kullanıyorum; İstanbul’un kent rengini sorguluyorum.



Hayatımda hiç yurtdışına çıkmadım. Türkiye’nin de genelde batıdaki şehirlerini tanırım, Anadolu’yu tek günlük Ankara turu dışında geçmişliğim, Karadeniz’i de hızlandırılmış yayla turu dışında doya doya tatmışlığım yok. Ama İstanbul’u iyi bilirim. Başka bir dünya şehriyle karşılaştıramayacak olsam da, İstanbul’un içini dışını, dokusunu, dokumasını iyi bilirim. Ve benim bildiğim İstanbul gridir!


Hem kentsel mimarisiyle, hem havasıyla hem de insanlarının rengiyle. Yolları, binaları, hastaneleri, köprüleri, camileri, gecekonduları, statları, AKM’si, inşaatları, metrosu, İstiklal Caddesi, hatta ‘kızının kulesiyle’ bile gri bir şehir karşımızdaki. Havanın açık geçtiği yaz aylarını saymazsak, ne zaman göğü bulutluysa, denizi, boğazı da gridir İstanbul’un!


Belki vapurlarını bu listenin dışında tutabiliriz ama nafile! Boğazda süzülen kuğular bile bu kentin rengini değiştirmeye yetmez. Ancak tabloya bir zıtlık unsuru olarak eklenip, kentin en kadar gri olduğunu görmemizi sağlar.


Ben de Yahya Kemal gibi nereye gidersem gideyim, en çok İstanbul’a dönüşünü sevdim. Hem de İstanbul onun bıraktığı kent olmaktan çok ama çok uzakta, ‘biraz kilo almış, ağlamaktan rimelleri akan’ bir kadına dönmüş olsa bile. Bu kentin gri insanlarını

dahi sevdim. Her daim bir yerlere koşturarak yetişmeye çalışan 9-6’cılardan, gecenin 11’ine kadar yerleri silen garsona kadar, Mardinli midyecisinden sabaha kadar ıslak hamburger satan büfesine, akbil doldurmaktan sıtkı sıyrılmış iett görevlilerinden,
pazar sabahı 8’de yerleri süpüren çöpçüsüne, kâğıt toplayan çingenesine, hatta insana yapışıp bırakmayan ayakkabı boyacılarına kadar ben bu kentin yüzleri gri, gönülleri temiz insanlarını sevdim. Bu kent, onların gri olmasının asıl sebebi. Çünkü bu kent yorgun, üzgün ve bıkkın. İnsanlarının başka türlü olması mümkün mü?

Ben İstanbul’un neresine baksam griyi görüyorum. Kimi yerlerde açık, kimi yerlerde daha koyu gri. Ama hep mavinin ara ara sızmaya çalıştığı bir grilik içerisindeyiz, ben ve İstanbul. Hele şimdi bir de sonbahar geldi. Artık boğaz da grilere bürünecek. Martılar ve vapurlar İstanbul’a kalan tek tezat renk olacak…





Devamını okuyun…

Tekinsiz / The Uncanny v.2


Tekinsiz / The Uncanny v.2 2:51'
5:25'lik ilk kurguya dayanamayanlar için hızlandırılmış, iyice kısa film.
İki versiyonu da karşılaştırıp, bir de yorum yazarsanız isminizi aile albümüne geçiririm:)






video


Devamını okuyun…

Tekinsiz / The Uncanny


Elimde tatilden kalan birkaç malzeme vardı. Kestim, biçtim, kurguladım, aha da bu çıktı. Bakalım beğenecek misiniz... Yorumlar için buralardayım.



Tekinsiz-The Uncanny v.1

video


Devamını okuyun…

İdefix'ten e-Edebiyat Dergisi!


Sadece online kitapçı mı sandın?
Yakın zamanda Notos Öykü, Mesele, Virgül dergileri ve Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap serileri ile işbirliği içerisinde okurlarına kitap tanıtımları ve eleştirileri sunarak önemli bir içerik zenginleştirmesine giden idefix.com, bu sefer kitap ve kültür ürünleri satışını birkaç dev adımla ileri götürerek, yeni bir online edebiyat dergisinin kapısını aralıyor.

idefix'in ellerine sağlık, çok iyi etmişler. Ne kadar edebiyat, o kadar insan!
Aşağıda kullanıcılarına gönderdikleri e-postayı sizinle paylaşıyorum. Afiyetle ve yanında kahveyle okuyunuz!




Açık Fikirlerin "Sabitfikir"i

Yepyeni bir online edebiyat dergisi geliyor.



Mağara duvarlarından kil tablete, papirüsten kağıda bugün ise dünyayı saran iletişim ağları üzerinden masaüstü, dizüstü ve cepteki cihazların ekranlarına binlerce yıldır süren, insan varoldukça da bulduğu her ortamdan akmaya devam edecek olan yazın etkinliği.

İnsanlığın en eski mesleği ile yaşıt, onun kadar aykırı, hayal, gerçek, haşarı, hoyrat ... kısacası yaşasın edebiyat!

Böylesi geleneksel bir dünya ile günümüzün başdöndürücü hızda gelişen dönüşen dönüştüren dünyası bilişimin kesiştiği yerde çıkıyor Sabit Fikir. İletişim gereksinimimizi artık kalem kağıt hışırtısı değil tuş tıkırtısı eşliğinde yürütüyoruz. Ama zarf değişse de mazruf aynı. Sanal da olsa insan insandır diyelim.

İdefix için Sabit Fikir oldukça eski bir heves. Kitap ve kültür ürünleri perakendeciliği gibi sıradan bir sıfatla on yılı aşkın süredir yürüttüğümüz ticari faaliyetimizde basiretli bir tüccar olmak hiç yetmedi. Elbette kitaba ulaşımı mekandan ve mesafeden bağımsızlaştırmak, onu rafların yetersiz boyutlarından azade kılmak, okkalı indirimler sağlamak, tüm bunlar gurur vericiydi. İdefix mi? Tabii sizden çok kitap aldım! Bunları hemen her karşılaştığınız insandan duymak harcanan onca emeği, onbinlerce saatlik yazılım terini, veri tabanı hamallığını, sistem krizlerini, tedarik stok paketleme telaşını bir anda unutturuyordu. Ama Sabit Fikir hep aklımızın bir ucundaydı. Bana mısın demiyecek eleştiriyi, edebiyat gündemini, trendleri, yazarlarla canlı söyleşileri, kitap tanıtımlarını, haberleri okura taşıyabilmek ve gelenek oluşturan bir internet edebiyat dergisi olmak ... bugüne nasipmiş.

Online kitap perakendeciliğinde nasıl ki hep okurdan yana olduysak Sabit Fikir için de aynısını arzuluyoruz. Edebiyatın her rengini her meşrebini okurla tanıştırabilmek istiyoruz. Bu da doğrusu bizi aşan bir boyut. Yazılım ve Yazın alegorik terimler olabilir ama her işin erbabı var. Sabit Fikir, edebiyat ve yayıncılık dünyamıza yıllarını vermiş dostlarımız olmasa bizim cesaret edebileceğimiz bir girişim değildi. Bugün iki kalas bir heves Sabit Fikir'i yayına alabiliyorsak onların destekleri ve sahiplenmeleri sayesindedir. Binlerce teşekkür.

Bilgi paylaşmak içindir. İnternet'in sloganı bu. Teknolojiyi Orwell misali insanı köleleştiren bir boyut olarak görmüyoruz. Tersine, bize umut veren paylaşımcı, katılımcı, insanları din, dil, ırk ve cinsiyet ayırd etmeden yaklaştıran çoğulcu ve direngen yepyeni bir gücü hissediyoruz. Hissetmekten öte, günlük işimizde global ölçekteki bu bilgi paylaşımının içinde yaşıyoruz. Sabit Fikir de bu katılımcı ve paylaşımcı ahlaka uygun gelişsin istiyoruz. Kısacası, Sabit Fikir okurlarının katkılarına açık olacak, onlarla birlikte zenginleşecek. Katkılarınızı esirgemeyin.

Sabit Fikir; edebiyat dünyamıza, tüm okurlara ve idefix üyelerine hayırlı olsun.

İdefix



Sabitfikir.com'u ziyaret etmek için tıklayın.


Devamını okuyun…

Bir sokak güzellemesi...




Taksim’den, Gümüşsuyu üzerinden Beşiktaş’a inerken, Alman Konsolosluğu’ndan itibaren sağda tarafta sıralanmış olan daracık, şirin sokaklar vardır. Ben bu sokakları ayrı bir severim.“İskele verilmeden vapurdan atlayan insanların şehrinde/denize çıkar bütün sokaklar” dizelerini sıra sıra Kabataş’a inen bu sokakları gördüğümde yazmışlığım da vardır.


İşte bu sokaklardan biri tam askeri hastane ve İTÜ kampusunun kesiştiği noktaya denk gelen Sulak Çeşme Sokak. Burası arabalar için çıkmaz, yayalar için çıkan ve hatta mola mekânı olan bir sokak. Zira yarısı merdivenli ve set üstü gibi kullanarak oturmaya, manzara karşısında dinlenmeye gayet müsait.



Günlerden bir gün elimde fotoğraf makinesi, Taksim’den Beşiktaş’a avare avare yürüdüğüm kim bilir kaçıncı seferde biraz keyif yapmak için bu merdivenlere oturdum. Saatler çakır akşam karanlığına çeyrek vardı. Birkaç dakika sonra sokağın girişinde, bir genç kızın yüksek sesli bağrışları duyuldu. Yanındaki delikanlıyla avaz avaz tartışıyor, hatta kavga ediyordu. “Gitmeyeceksin, görüşmeyeceksin dediysem, o kadar! O herifle görüşmeyeceksin” diye bağırıyordu seslerden erkek olanı. Kız da ciyaklayarak “Sana ne be! Sana ne! Seni ilgilendirmez artık. Ayrıldık biz anlamıyor musun, bitti! Sen bana karışamazsın.” sözleriyle karşılık verdi ve tam arkasını dönüp benim olduğum yöne doğru inecekti ki adam kızı kolundan kavrayıp “Ne demek lan karışamazsın? Hiçbir yere gidemezsin! Gel buraya!” diyerek hatun kişiyi tuttu. Ben de çevreme kamera, set, çekim falan var mı diye bakındım. Çünkü, doğallığından ötürü şahane bir kavga sahnesiydi, kayıtlara geçememesi sahne sanatları açısından zayi oldu. Tabii çift arkadaşlar bu kadar bağrışınca 3 kişilik daracık sokağımıza bir iki meraklı bakış daha dahil oldu. Yaşlıca bir amca ‘evladım, mevladım’ diye yaklaşacak oldu. Kız delikanlıya dönerek “Rezil olduk sayende” gibisinden tekrar bağırdı ve yukarıya, Taksim yönüne doğru çıkmaya başladılar, kız önde erkek peşinde. O dakikada hali hazırda zaten sevdiğim bu sokağın müthiş manzaralı bir sahneye dekor olabileceğine inandım. Bir gün, hiç işime yaramayacak bile olsa böyle bir çift kavgasını Sulak Çeşme Sokak’ta çekmeye karar verdim.
İşte bu da böyle bir anımdı…


Fotoğraflar: © Duygu Kocabaylıoğlu

Dip not: Bahsettiğim çift kavga ederken çaktırmadan fotoğraflarını çekmiştim. Bir hesapladım 2 yıl olmuş. 5 saattir tüm kayıtlı fotoğraflarımı alt üst ettim, sırf siz sevgili Limonlukçularla paylaşayım diye, fakat bulamadım bi'türlü. Uçan bir kaç harddiskimden birinde mefta olup gitmiş anımın görseli. Neyse, nasıl olsa bizzat çekicem o sahneyi ben:)






Devamını okuyun…

Gerçekten Kitap İçin!




Galatsaray’dan Tarlabaşı Bulvarına doğru çıkarken, İngiltere Başkonsolosluğu’ nun karşısında bir dükkan var, adı ‘Kitap İçin’. Sahaf Murat Bey’in deyimiyle ‘stok fazlası, ikinci el ve sahafiye kitaplar’ satan bu dükkan, kitap kurtları için gerçek bir mabet.



Sekiz yaşımdan beri -“aralıksız” sıfatını hak edecek kadar- kitap okurum, ne kelepir kitapçılar, ne sahaflar aşındırdım, ne İstanbul’da ne İzmir’de, bu kadar taze kitabı, bu kadar ucuza satan başka bir kitapçıya daha ben rastlamadım. İnanılmaz ama nerdeyse 5 liradan pahallı kitap yok bu kitapçıda!

Kitap İçin’in indirimleri, bir sepete doldurulmuş 1 liralık incecik şiir ve öykü kitaplarından ya da bordo-siyah yayınevinin zaten her yerde ucuza satılan kitaplarından ibaret değil. (Hatta hatırladığım kadarıyla bordo-siyah yayınevi yoktu bile.) Raflardaki kitaplara ve yayınevlerine göz gezdirdiğinizde, 10 dakika önce İstiklal Caddesinde her hangi bir kitapçıdan aldığınız bir kitabı burada yarı fiyatına, hatta üçte bir fiyatına görmeniz gayet olası.

Örneğin İletişim yayınevinden çıkan inceleme ve derleme kaynak kitaplar, Düzlem yayınevinin bastığı fakat pek çok yerde tükenmiş olan edebiyat kuramına dair inceleme kitapları, Dost yayınevinin kaynak niteliğindeki araştırma ve derleme kitapları, benzer nitelikte Agora yayınevinden çıkan kitaplar ve derlemeler 2-3-5 lira arasında değişen fiyatlarla önünüze seriliyor. Özellikle belirtmek gerekirse, bu kitapların hepsi sıfır; sahaf fiyatına birinci el ve en önemlisi orijinal kitap alıyorsunuz. Sadece akademik değil, roman, öykü, gezi gibi edebiyatın diğer dallarında da eserlerin aynı rakamlarla satıldığı Kitap İçin’de ayrıca, Birikim ve Toplumsal Tarih dergilerinin muazzam bir arşivi de mevcut. Geçmiş yıllardan eksik kalan herhangi bir sayınızı, sadece 1 liraya edinebiliyorsunuz.


Kitapevinin bu dergi arşiv ile örülmüş daracık koridorunu geçtikten sonra, arka odada sizi, küçük ama 2. el kitaplarla tıklım tıklım dolu bir başka bölüm karşılıyor. Her yanda dizilmeyi bekleyen kitap kulelerinin arasında kendinize dönecek kadar yer açıp ikinci el kitapları karıştırmanın tadına varıyorsunuz. Ucuz, orijinal ve birinci elden satılan kitapların arasında belli yayınevleri var, fakat aradığınız diğer pek çok kitabı (ve yayınevini) uygun fiyata ikinci el kısmında bulma şansınız var.

Kitapkurtları için bir güzel detay daha, indirimli olarak aldığınız onlarca kitabın ödemesini kredi kartıyla da yapabiliyorsunuz.

Kısacası, İstiklal’e kitap almaya çıktığınızda öncellikle Kitap İçin’e uğrayın, gerçekten ucuz ve kaliteli kitap bulmanın keyfini çıkartın.

Kitap İçin'de çok ucuza bulabileceğiniz yayınevlerinin listesi de aşağıdaki broşürde yer alıyor...









Devamını okuyun…

Havadan Sudan!


Merhabalar Limonluk’un sevgili takipçileri ve pek sayın okuyucuları!
Bir süredir yoktum, belki fark etmişsinizdir, belki etmemişsinizdir. Güzel memleketimin haline kafa yormak sıkılıp, bünyeyi Ege ve Akdeniz’in nadide ve bakire koylarına vurdum.İyi etmişim. Artık sadece havdan sudan konuşmak niyetindeyim. Bakalım ne kadar tutabileceğim kendimi…:)



İnsanların deniz kabuğu ve “kurutulmuş deniz canlısı” merakı çok acayip. Ki bu insan kitlesine ben de dahilim. Bu fotoğrafları çekerken, karaya saplanan kent insanlarının geri dönüş vakti geldiğinde, deniz kokusu olan bir şeyi de yanlarında götürme tutkusunu hissettim.




Deniz kabuklarından yapılmış bir rüzgar çanı, şıkır şıkır deniz özlemini ve bir sonraki yazı çalar kulaklarınıza… Kadayıf gibi yumuşadım, şairane bi’şey oldum ben sevgili okuyucum :)




Devamını okuyun…

Saros Körfezi'nin Mavisinde...



Marmara Bölgesi'nde, Trakya'nın güneybatı kıyısında bir girinti gibi görünen Saros Körfezi, Edirne’nin Enez ve Keşan ilçeleri kıyıları ile Çanakkale’nin Eceabat ve Gelibolu ilçelerinin kıyıları arasında 60 km kadar içeriye doğru sokulmaktadır. Tektonik kökenli bir çöküntü alanı olan Saros Körfezi, Marmara Denizi ortasındaki çukurluklardan sonra İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Adapazan Ovası çukur alanlar dizisiyle Kuzey Anadolu Kırık Kuşağına bağlanmaktadır.

Bu nedenle Saros Körfezi kıyıları ile körfezi Marmara Denizden ayıran Bolayır Kıstağı, uzmanla tarafından deprem açısından aktif hatlar olarak gösterilmektedir. Körfezin kuzey kıyısı önünde derinliği 90 metreyi geçmeyen ve genişliği yaklaşık 10 km olan bir kıta sahanlığı yer almaktadır. Bu kesimde Saros Adaları adıyla anılan ve ikisi çok küçük olan üç ada bulunmaktadır. Kıta sahanlığı çok dar olan güney kıyısının hemen açığında uzanan oluğun derinliği 695 metreye ulaştığı bilinmektedir.

İlkçağda ismi Melas veya Xeros olan Saros Körfezi’nin doğusunda Evreşe Ovası uzanır. İlkçağda Kavak Deresi¬nin taşıyıp yığdığı alüvyonlarla oluşan ovada jeomorfolojik açıdan ilginç dokuz yuvarlak tepe yer almaktadır. Saros Adalarıyla aynı doğrultuyu izleyen bu tepelerin volkanik kayaçlardan oluşması, Saros Körfezi ile Evreşe Ovası arasındaki jeolojik köken birliğinin adet kanıtı gibidir.

Körfezin alçak olan kuzey kıyısında iki adet lagün vardır. Bunlar Tuzla Gölü ile 15 km kadar batısındaki Tuz Gölüdür. Başta Bakla Burnu olmak üzere güneydeki Gelibolu Yarımadasının yüksek kıyılarında deniz sekileri vardır.

Sularında akıntının ters yönlü olduğu Saros Körfezi, Ege Denizinde tuzluluğun en çok görüldüğü noktalardan biridir. Sudaki yüksek oranda oksijen ve küçük derinlerin taşımasıyla gelen minareler, körfezin balık açısından oldukça zengin olmasını sağlamıştır. Yer yer insan yerleşmesi olmasına rağmen kumsalları temiz olan Saros Körfezi, birçok canlı türünü barındıran bir sualtı cenneti gibidir. Büyük bir yerleşim bölgesinin ya da sanayileşmenin olmaması, Saros’un temiz kalmış olmasının en önemli nedeni.

Karadeniz ve Akdeniz sularının buluşma noktası olan Ege Denizi'nin kendine has bir yapısı ve farklı 0özellikleri var. Örneğin, Ege Denizinin kuzey ve güney suları ısı ve tuzluluk yönünden birbirinden oldukça farklıdır. Yaz aylarında deniz suyunun yüzeydeki sıcaklığı 20 dereceye kadar çıkarken, 10 metrenin aşağısındaki derinlikte sıcaklık 15-17 derece civarında ölçülüyor. Bütün bu özellikler birleşince, hem soğuk hem sıcak suları seven canlı türlerinin buluşma mekanı Saros Körfezi oluyor.
Saros Körfezi’nin görünen yüzünden derinlerine doğru indiğimizde bambaşka bir yaşam ortamı bize kapılarını açıyor. Saros Körfezi’nin faunası dalış meraklılarını ve profesyonellerini yıllardır cezbediyor..

Ege Denizi’nin kuzey tarafında Batı Akdenizli, güney tarafındaysa Doğu Akdenizli türler baskın durumda. Saros Körfezinin ise mineral tuzları açısından zengin Karadeniz ve Marmara Denizi sularıyla beslenmesi bu çeşitliliği daha da artırıyor. Saroz’un suları diğer denizlerle karşılaştırıldığında çok daha berrak; bu özelliği de gelen ışığın daha da derinlere ulaşmasını sağlıyor. Doğal olarak ışık daha derine inince bu seviyede yaşayan canlı türlerinde artış görülüyor; bu canlılarla beslenen dip balıkları da aynı oranda çoğalıyor. Kaptan Cousteau'nun 1970'li yıllarda Saros'ta gerçekleştirdiği dalışlardan sonra, bu körfezi "Kızıldeniz'in kuzey versiyonu" olarak tanımlaması bu gerçeklere dayanıyor.


Bunların yanı sıra Saros kendi kendini temizleyen bir deniz. Bir yıl boyunca şubat, nisan ve temmuz aylarında tabandaki soğuk suyun ve yüzeydeki sıcak suyun oluşturduğu akıntılar, körfezi içineki bütün atık maddelerden temizliyor. Böylece Saros, duruluğunu ve berraklığını korumayı başaran ender denizler arasına giriyor.
Yaz aylarının gelişiyle sularının ısınması ve hava sıcaklığının da artmasıyla dalış tutkunları Saros Körfezi'nin yolunu tutuyor. Bölgenin İstanbul'a yakınlığı bir başka artısı. Amatör ya da profesyonel her seviyedeki dalgıcın listesinin başında Saros geliyor. Sualtı eğitim merkezleri, bölgeye günübirlik geziler, dalış turları düzenliyor. Sualtı sporları kulüplerinin de favori dalış mekanı Saroz körfezi. Çünkü körfezin sualtı biyolojik zenginliği gerçekten hayranlık uyandırıcı.
Bu kadar zengin sualtı fauna ve florası olur da, o bölgede sualtı fotoğrafçılığı olmaz mı? Okyanusta çekildiğini sanabileceğiniz muhteşemlikte manzaraları Saroz önünüze getiriyor.
Birinci Dünya Savaşı'nda batıp da bir daha gün yüzüne çıkamayan gemi enkazları ve bu batıkları kendilerine yaşam ortamı edinen yüzlerce canlı türü, birbirinden güzel kompozisyonlar oluşturuyor.


Saros’da görülebilecek batıklar:
Çanakkale Boğazı çıkışında yer alan Kaptan Franko.
Açıklarda Lundy batığı (27 metre)

Sualtındaki canlı türleri :
kırmızı dal süngerleri (Axinella polypoides);
pamuk süngerleri (pembe, kırmızı veya mor);
Bebek Kayalıkları’nda yer alan sarı sünger anemonları (Parazoanthus axinella);
Bu anemonları kendine ev edinmiş, kaya balıkları, karidesler, mürenler, mığrılar (Conger conger), İstakoz ve yengeçler;
karabaş balıkları;
iskorpit;
kaya balıkları;
hani balıkları;
lahoz ve sarıkuyruk.

Nerelerde dalınır?
Bebek Kayalıkları
Kömür Limanı 8-10 m. Derinlik ile ilk kez dalış yapacaklar için ideal.
Asker Taşı (deniztavşanları ve istakozlar)
Toplar Burnu (mürenler, mığrılar, eşkina, iskorpit ve sünger kaplı mağaralar)
ibrice Limanı (özellikle gece dalışlarında tercih ediliyormuş)
Minnoş Adası (köpekbalığı, vatoz ya da fenerbalığı)

Saros'un her bir farklı noktası keşfedilmeyi bekliyor. Saroz’un maviliğine dalmayı ertelemeyin; ülkemizdeki bu sualtı doğa harikasını yerinde görün.


Detaylar için: http://www.saroskorfezi.com/
















Devamını okuyun…
© 2007-2009 9Kare.Net Yazı İşleri İftiharla Takdim Eder :: İletişim ::

Sitemizde görsel malzeme çok olduğundan yavaş yüklenme sorunu olabilir. Sabrınız için teşekkürler! :: Bu site her çözünürlükte ve her tarayıcı da süper görünmektedir. :) ::